HiKaYeLeR - NeKaDaR TuTaBiLiRSiN BiR GüL uGRuNa DiKeNi?... - Blogcu



30/10/2007 · Kategori: HiKaYeLeR

 

Çok eski bir zamanda,

Oğuz Han Hükümdarmış

İşitmiştim Turanda

Bir peri kızı varmış

Bu nazlı peri kızı,

Bu ne güzellik yıldızı,

Her gönülde bir sızı

Bırakarak yaşarmış.

Issız dağlarda gezer,

Yokmuş izinden eser,

Bazen göründüğü yer,

Bir sihirli pınarmış.

Yüzü pembe bir şafak,

Gülse güller açacak...

Yaşarmış elden uzak,

Dostları çobanlarmış.

Bu kız öyle güzel ki:

Çıldırtır aşkı belki,

O kadar muhayyel ki,

Akıllara zararmış.

 

Cefa imiş adeti!

Hiç yokmuş merhameti,

Sevmeyen bu afeti,

Sevenden bahtiyarmış.

Vurulurmuş kalbinden,

Bir kere onu gören,

Aşıkları tahminen,

Gür saçları kadarmış,

 

Gençlerin yüzü solmuş

.burakkarub´e ait Avatar

Gözleri yaşla dolmuş.

Aşkı bir afet olmuş,

Bütün cihanı sarmış...

 

Ulu Hakan Oğuz Han,

Bu kızı merak eder,

Görmek ister yakından.

Çağırtır yanına... Der:

Sevimli kız, güzel kız!

Dağ başlarında yalnız,

Yaşıyorsun, bu neden?

Bu güzelliğinle sen

Bir sihirli güneşsin!

Sevimli kız, güzel kız!

Tek yaratmaz, Tanrımız

Kimseyi tabiatta.

Var bir eşin elbette,

Sen de birine eşsin!

Kız, böyle tek yaşamak

Yaraşır mı hele bak!

Senin gibi güzele?

Gel, karış artık ‘El’ e

Neslimiz güzelleşsin!

Kız der ki: Ulu hakan,

Ben de sevdim bir zaman.

Vaktiyle genç bir çoban

Sevgilimdi, eşimdi;

Yalnızım fakat şimdi.

Dağlarda bahtiyar, şen,

Sevişerek yaşarken

Bir söz onu incitti;

Bana darıldı gitti

Ne kendi geldi geri;

Ne duyuldu haberi...

İşte o günden beri

Hissizim, kayıtsızım;

Tek yaşayan bir kızım.

 

Hakan düşünür biraz

Der: bu doğru olamaz!

Senin gibi güzel kız,

Daima böyle yalnız,

Dağ başında yaşar mı?

 

Kız der ki: Çare var mı?

Ben bir eşsiz güneşim,

Gösterin nerde eşim?

Sevenler beni belki,

Şu geniş göklerdeki,

Yıldızlardan daha çok,

Fakat istediğim yok.

İnanın buna sizde ;

Bulunmaz, içinizde.

Hakan derki: Ne zarar,

Bulunmazsa da, arar;

Şüpheden kurtuluruz.

Sen cevap ver, buluruz

İstediğini belki...

Kız der: O halde peki!

Kimlerse beni seven,

Haber verin şimdiden

Deneyim onları ben

Bir sihirli oyunla.

İçlerinden bana kim

Cevap verirse.. benim

O, olacak sevdiğim;

Ben yaşarım onunla!

Bu haber dalga dalga

Dağılır ortalığa.

Aşıklar uazak yakın

Yollardan akın akın

Gelirler zavallılar,

-hep birden genç-ihtiyar-

kapılıp ümitlere;

toplanırlar bir yere.

Peri kızı, güzel kız:

Ufka doğan bir yıldız

Gibi, yüksek bir gurur

İçinde gelir durur.

Silkinince ansızın

 Değişir şekli kızın:

Kuş olur, çiçek olur,

Bazı kelebek olur.

Bir gül olur açılır,

İnci olur saçılır...

Bir buluta bürünür;

Bin şekilde görünür..

Aşıklar hep birden,

Şaşırıp kalır buna..

Bulunmaz crvap veren

Bu sihirli oyuna.

Kız: “Artık ne çare” der;

Hakana veda eder.

Ayrılacağı zaman;

Ta uzaktan bir çoban

-gözleri dolu yaşla-

helecanla, telaşla

koşar huzura girer:

“-Ruhsat olursa eğer

talihimi deneyim!

Sormayın kimim neyim..

Bir sevda havasıyla,

Bir hicranın yasıyla

Aşarak yüce dağlar,

Gezerken diyar diyar

Ansızın bu haberi

Duyunca döndüm geri.

Bir sevinçli duyguya

Kapıldım..Gönül bu ya!”

Hakan der ki o zaman:

Küstahlık etme çoban!

Bu kız senin ufkuna

Doğacak güneş değil.

Bir zavallı çobana

Laik olan eş değil.

Doğrusu şu telifin

Bu peri kızı için

Bir lekedir,bir züldür.

Kız der: o da gönüldür,

İncitmeyiniz sakın,

Ben razıyım bırakın

Dururlar kızla çoban

Karşılıklı o zaman..

Silkinince ansızın,

Değişir şekli kızın:

Kuş olur; uçup konar

Hakan’ın otağına.

Çoban bakar, ah eder;

O da bu sihri meğer

Biliyormuş eskiden.

Bir kafes olur hemen,

Bu güzel kuşu alır,

O anda kucağına.

- Bu birinci imtihan.

Bunu kazandın çoban!

Kuş silkinir ansızın,

Değişir şekli kızın:

İnci olur bu sefer.

Saçılır birer birer

Hakan’ın ayağına.

Kafeste her yerinden

Dağılıp düşer hemen;

Bir sedef olur, alır

İnciyi kucağına.

-Bu ikinci imtihan.

Adın ne senin çoban?

İnci yanar ansızın,

Değişir şekli kızın,

Her inci bu sefer de

Bir başka çiçek olur

Canlanır hemen, yerde

Boş kalan sedeflerde

Birer kelebek olur.

Bir yanda, öyle renk renk

Açılırken çiçekler;

Bir yandan, titreşerek

Dolaşır kelebekler:

-Bu sonuncu imtihan,

Tanıdım  seni çoban,

Anladım şimdi kimsin!

Sen beni tâ eskiden

Sevip sonra terk eden

Vefasız sevdiğimsin

Bunu artık iyi bil;

Eş olmam mümkün değil

Sen gibi vefasıza.

Çoban; gözünde yaşlar,

O zaman nakle başlar,

Macerasını kıza;

“Sevda, o bir peridir,

“Karar etmez yerinde.

“Gönül ki serseridir,

“Dolaşır izlerinde.

“Sevda, o gizli bir ok,

“Görünmez kanatmadan.

“Kavuşmanın tadı yok,

“Ayrılığı tatmadan.

“Ben ki, pek çok ağladım,

“Gezdim hicrana giden

“Yolları adım adım.

“Beni artık yeniden

“Hicrana atma, güzel,

“Yeter ağlatma, güzel!

“O her derde tahammül

“Gösteren deli gönül;

“Kâh eder dünyaya naz!

“Her dakika bulunmaz

“Bir halde, bir kararda.

“Sevdiği zamanlarda,

“Gül yaprağından ince,

“Bir sitem işitince

“Yaralanır derinden,

“İncinir her yerinden.

“Bir gündü.. yandı içim.

“Dağıldı hep sevincim...

“Elveda artık!...”Dedim.

“Tahammül edemedim.

“Bir söze, bir siteme.

“Düşün ki: Terk etmeme,

“Yine aşkımdı sebep!

“Serseri, dünyayı hep

“Dolaştım adım adım;

“Bir teselli aradım.

“Bulamadım kimsede,

“Bir günah ettimse de,

“Şimdi işit ahımı,

“Bağışla günahımı

“Düştüğüm aşka güzel!

“Sebep yok başka, güzel!

“Deniz geçtim, dağ açtım;

                                                      “Hayli sene dolaştım,

 

“Bahtım kara, saçım ak,

“Ne şekle girmişim bak!

“Başımın tacı güzel,

“Halime acı güzel!

Oğuz Han: Artık yeter;

Bu gamlı sözlerle der,

Beni ağlatacaksın.

Şüphe etme ki çoban,

Sevdiğinin her zaman

Affına müstahaksın!

Var mı kızım, sende bak,

Bir başka eş olacak

Senin gibi güzele!

El verir bu ayrılık!

Gelin birleşin artık!

Haydi verin el ele

Geçsin neşe, eğlence

İçinde hep gününüz!

Tamam kırk gün, kırk gece

Yapılsın düğünümüz.

İşte hemen o günü,

Başlayan bu düğünü

“Felek” dedikleri pir

Görünce, girmiş denir

Yeniden bir yaşına!

Bu düğün öyle uzun,

Sevinçli bir düğün ki;

Bu, şerefli gün ki:

Darısı yurdumuzun

Güzelleri başına!

 

 

21/10/2007 · Kategori: HiKaYeLeR

    

                                    

                                                  BEN SENİ NEDEN Mİ SEVDİM?

 

Ben seni bir okyanusun derinliğinde buldum da sevdim Parlak bir inciydin benim için Paha biçilmez bir inci. Ben seni soğuk ve yağmurlu bir günde Seni düşünürken gülüşündeki sıcaklığın içime dolup ta Beni sardığı bir anda sevdim Seni sadece selvi boyun, siyah saçların yada kara gözlerin Güzel bir yüzün var diye değil Fikirlerinle, konuşmandaki güzelliğin ve benim o kor halde yanan yüreğimle sevdim
Ben seni derinden ve hissederek sevdim. Her kalp atışımda vücudumun dört bir kösesine yayıldığını Beni sardığını her nefes alışımda ciğerlerime islediğini bilerek sevdim Seni kıs gecelerinin o soğuk yatağında birlikte uyuyup beni işittiğin Yaz sıcağında uyuyamayıp sıkıntılarım olduğun Ve rüyalarımda buluştuğumuz gecelerde sevdim
Seni ellerinden tutup kanımın kaynadığı Kalbimin yerinden fırlayacağını hissettiğim anlarda
O ıslak dudaklarınla beni sevdiğini söyleyeceğin anları düşünerek sevdim Ben seni o sensiz anlardaki bos ve değersiz geçen dakikalarda Kayıp zamanlarımızda,seni arayıp bulamadığım Çaresizlik içinde olduğum, içki sofralarını dost bildiğim anlarda sevdim
Sen ne kadar uzak olsan da, Aramızdaki kilometreler nasıl çoksa Bende seni o kadar yoğun ve o denli çok sevdim Seni kalbimde yanan ateşin ile Zihnimde oluşan hayallerin o ay parçası çehrenle
Bana derinden bakan o gözlerindeki ışıltıyı göreceğim anları beklerken Kalbimin yanıp tutuştuğu anlarda Gelip o bu ateşi alevlendirerek Bana sarılarak beni sevdiğini söyleyeceğin anları düşünerek sevdim
Korkuyorum! Hakkettiğin mutluluğu sana verememekten korkuyorum. Seni beni sevdiğinden fazla sevememekten korkuyorum. Senin sevgine layık olduktan sonra başkaları tarafından o sevgiyi kaybetmekten korkuyorum. Seni kazandım derken kaybetmekten korkuyorum. Aramızdaki maneviyat haricindeki uçurumlardan korkuyorum. Senin kalbini daha fazla kırmaktan korkuyorum. O temiz ve masum göz yaslarını daha fazla akıtmaktan korkuyorum.
Evet korkuyorum; seni kaybetmekten, seni daha fazla üzmekten … Sana kendimi ifade edememekten korkuyorum. Yada yanlış anlaşılmaktan korkuyorum. Uçurumun kenarında yalnız kalmaktan korkuyorum. Aşkına doyamadan uluorta yalnız kalmaktan korkuyorum. Yüreğimdeki o ince sizinin bir gün çoğalmasından ve beni sarmasından korkuyorum. Sevgi denen güzelliğinin bir gün beni terk etmesinden korkuyorum. Aşkın ölüp yerine nefretin yeşermesinden korkuyorum.
Korkuyorum evet; seni kaybetmekten ve seni daha fazla üzmekten... Bir çiçek misali ne ellemeye nede koparmaya kıyamıyorum uzaktan seyrediyorum çünkü; Seni daha fazla incitmekten korkuyorum. Ömründe yaşadığın mutluluğu huzuru sana yaşatamamaktan korkuyorum. Sana kalbimden fazlasını verememekten korkuyorum. Sonunda sana gözyaşından başka bir şey bırakamamaktan korkuyorum. Seni sevmekten değil; aşkını suiistimal etmekten, Seni kaybetmekten ve değerini bilememekten ve Yüce Rabbime hesap verememekten korkuyorum.
Belki de çok fazla korkuyorum ...
ÇÜNKÜ; BEN İLK DEFA SEVİYORUM... 
                                                                                                                                                                                

21/10/2007 · Kategori: HiKaYeLeR

   

 

                                                                  GüL KIZ

Genç adam. işe giderken hergün yolunun üzerindeki güllerle dolu bahçeye bakmadan geçemezdi.Her sabah o rengarenk güller içini neşeyle, sevinçle dolduruyordu.Günler geçtikçe güllere bakan gözleri, bahçedeki eve takılmaya başladı.Çünkü, son günlerde o evde, tül perdenin gerisinde bir genç kızın silüetini görüyordu.Her geçişinde güllere ve pencerede belli belirsiz görünüp kaybolan genç kıza bakmadan edemiyordu.
Bir sabah her zamankinden daha erken yola çıktı.Bahçenin önüne geldiğinde yüreğinn titrediğini. içinin ürperdiğini hissetti; her gün tül perdenin arkasında gördüğü kız, bahçede gülleri suluyordu.
Güzel kız, genç adamı görünce yüzü kızararrak içeri keçtı.
Genç kızın hayali gözlerinden kaybolmasın diye gayert eder gibi gözlerini sabit bir halde bir güle dikerek öylece kalakaldı.
Gördüğü güzelliğin etkisinde kalığ sevdalandığını düşünüyrdu.Genç adam, artık hergün bir öncesine göre biraz daha erken geçiyordu,kızı tekrar görürüm umuduyla.Fakat tüllerin gerisindegörünüp kaçan bir silüetten başka şey göremiyor, kahroşuyordu.Genç kız da her sabah heyecanla tüller arakasına geçiyor, genç adamın gelmesini bekliyordu.bir gün, genç adam bahçenin önünden geçmedi.Genç kız gün boyunca boşuna bekledi.Ertesi gün, daha ertesi gün yine boşuna bekledi, genç adam gelmedi.
Genç kızın yüreğine hüzün doluyordu.Başka bir gün, yine umutsuz gözlerle yola bakarken, bir grup insanın omuzlarında tabutla geçtiklerini gördü genç kız.
Aklından geçen korkunç düşüneden tüm vücudunun tütrediğini hissetti, yüreği sıkıştı; yoksa genç adam ölmüş müydü!..
Genç kız yine hergün tüllerin arkasına geçiyor, boş gözlerle dışarıya bakıyordu.Yüzü de,artık bakmadığı, sulamadığı gülleri gibi soluyordu.Genç adam bir gün yine geçti bahçenin önünden.
bir aydır yattığı hastaneden sonunda çıkmış, ilk iş olarakta güllü bahçenin önüne gelmişti.Ama ümit içinde geldiği bahçenin önünde, gülen yüzü asıldı; bahçedeki güller solmuş, pencere kara perdelerle sımsıkı kapatılmıştı.Genç adam yolda oynayan çocuklara sordu;''Bu evde kimse yaşamıyor mu?!!Bir çocuk;''İhtiyar bir kadın yaşıyor.'' dedi.Genç adam cevabını duymaktan korkarcasına, başka bir soru daha sordu;''Burda yaşayan genç kız ne oldu?''Çocuklardan biri atıldı;''O öldü.'' dedi, genç adamın yana düşen kollarını, yaşaran gözlerini görmeden başka bir çocuk atıldı; ''Verem olmuş, dün öldü.''
Yıllar sonraydı, küçük bir çocuk heyecanla annesiyle babasının yanına koştu, güller arasındaaaa, sallanan sandalyede oturan ihtiyar adamı göstererek bağırdı;!!Dedem gülüyor, dedem gülüyor baba!:::
''Koşarak ihtiyarın yanına gittiler, gülerekn hiç görmedikleri yüzüne baktılar.Elinde bir gül olan ihtiyar adamın yüzüne,gerçekten bir gülümseme yayılmıştı;biten bir hasrete seviniyormuş gibi, yıllardır görmediği birine kavuşuyormuş gibi mutlu bir gülümseyişti bu.
Fakat gözleri kapalıydı....                                                                                                                                         

21/10/2007 · Kategori: HiKaYeLeR

                               

                                 BU KADAR SEVEBILIR MISINIZ ?

Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez.... Biri tıpta okuyordu, öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler. Gençtiler, çok genç... Birbirileriyle konuşacak cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başrdılar. Ikisi de her sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında. Delikanlı arkadaşında kaldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında.... Sırf birbirilerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa, onların durağına geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra...
Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu... Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen, banka hesabında para kalmadığı için ya da tam tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek uğuruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki... Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü... Tek eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağman çocuk sahibi olmayınca, bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler... Senin için ölürüm derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama ve adma Hayır, ben senin için ölürüm diye yanıt verirdi hep...
Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın, Bir tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak.... Kütüphanenin ikinci rafında başka bir not olurdu, Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın unutma Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı... Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten....
Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler. Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı. Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı. Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı. Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev gördü kadın, üzerinde satılık levhası asılı olan. Ne dersin, bu evi alalım mı? dedi adama. Bu viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı... Sen istersin de ben hiç hayır diyebilirmiyim? diye yanıt verdi adam. Amerika’daki tıp kongresinden döner dönmez ararım emlakçıyı... Kaç para olursa olsun, burası bizimdir artık....
Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu adam Amerika’ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla. Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında. Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın. Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattı ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir cevap aldı: Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut...
Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı adama, Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat diye dil döktü boş yere... Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği...
Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken, Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım diye sözünü kesti arkadaşı. O, seni aldatıyor. Iş yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyiyor her öğlen. Sonra sarmaş dolaş biniyorlar arabaya....
Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları diye bağırdı kadın. Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı.... Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı... Kocasının eskiden aynı hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın...
Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi. Inkar etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve bavulunu alıp gitti evden. Kapıdan çıkarken, son bir kez kucaklamak isterim seni diyecek oldu ama kadın, defol dedi nefretle...
Ilk celsede boşandılar... Modern bir aşk hikayesinin böyle son bulmasına kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın. Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika’ya yerleştiğini öğrendi. Bazen yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan nefretin alması için dua ediyordu.
Aradan bir yıl geçti... Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile, kadının derdine çare olamamıştı. Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü. Sen, buraya ne yüzle geliyorsun diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor. dedi genç kadın. Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı: Hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü. Geçen yıl Amerika’daki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldğını. Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika’ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi... Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. Itinayla katlanmış bir sürü kağıt duruyordu kutuda. Ilk kağıtta, Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem diyordu... Sırayla okudu; Seni çok sevdim, Seni sevmekten hiç vazgeçmedim, Senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim. Fakat benim için ölmeni istemedim Şimdi bana söz vermeni istiyorum. Benim için yaşayacaksın, anlaştık mı? son kağıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın... Ve son kağıtta şunlar yazılıydı:
Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım....                          

                                                                                                                               




Ayla Dikmen - Anlamazdin.mp3 - Ayla Dikmen